Borusan'ı hem ticari faaliyetleri ile hem de sosyal sorumluluk projeleri ile kültür ve sanata yönelik ciddi faaliyetleri ile ilgiyle izliyor, takdir ediyorum. Çevreme de, kimi zaman konuk olduğum derslerde de, sunum yaptığım sivil örgütlerde de örnek gösteriyorum.
Sosyal sorumluluk anlayışını bir yönetim felsefesi olarak benimseyen ve şirket anayasasında da belirten Borusan, bu konuya ayırdığı kaynağı özellikle iki alanda, ülkemizin vasıflı işgücü ihtiyacının temin edilmesine yönelik olarak Borusan Kocabıyık Vakfı bünyesinde Milli Eğitim’e katkı projeleri ile gerçekleştiriyor. Bir diğerini ise toplumsal gelişime katkıda bulunma amaçlı kültür ve sanat projelerini sürdürüyor.
Gelecek vaad eden genç sanatçıların eğitimine destek vermek amacıyla, bağış yapan iş adamlarına Borusan Filarmoni'de "konuk yönetmenlik" payesi veriyor. Yaklaşık iki yıl önce Rahmi Koç'un şef olduğu bu konser serisinin ikincisinde davetliler arasında yer almaktan onur duymuştum.
Geçenlerde gazetelerde okudum ve NTV'yi izlerken farkettim; “komedyen” kimliği ile popüler olan Cem Yılmaz'ın Borusan Filarmoni'ye konuk şef olmak üzere çalışmalara başladığını gösteren haberi görünce, açıkçası içim burkuldu!
Hazırlanan haber, Borusan Filarmoni'nin özne değil, nesne olduğu bir biçimde kurgulanmıştı. Cem Yılmaz olanca şımarıklığı, cıvıklığı ile (ki, bu yapmacık ve içi boş zevzekliğinden para götürdüğü için belki normal kabul edilebilir), ekranda boy gösterirken saygın bir orkestra şefi Gürer Aykal ve Borusan Filarmoni adını taşıyan bu başarılı orkestra oyunun parçası gibi haberde yer alması kabul edilebilir şey değildi...
Oysa, dünyanın en hatırı sayılır komik rollerini başarıyla sanat haline getiren, dansları, sesi, söylediği operaları ve rol aldığı filmlerle tanınan Danny Kaye'in UNICEF yararına düzenlenen bir konserde, ünlü New York Filarmoni'yi yönetmesi ile Cem Yılmaz gibi sanatçı kategorisine bile giremeyecek birinin Borusan Filarmoni'yi yönetmesi aynı şey değil!
Merak ettim ve Borusan Kültür Sanat bölümündekilere gönderdiğim bir e-postada sordum;
- Cem Yılmaz'ın popülerliğinden ne medet umdunuz?
- Var olan bilinirlik, beğenirlik ve itibarınıza Cem Yılmaz'ın ne kadar 1 (bir) katkı sağlayacağını hesapladınız mı?
- Yoksa, bugüne kadar ağırbaşlı ve başarıyla sürdürdüğünüz bu çabanıza, kendiniz bile inanmadınız mı?
- Kazandığınız "itibar"dan tatmin olmayıp, daha mı çok popüler olmak istediniz?
- Borusan algısını bu hafiflikle yan yana getirerek, itibarınızı riske atabileceğinizi hiç düşünmediniz mi?
- Asım Kocabıyık'ı saymazsak, Rahmi Koç ve Bülent Eczacıbaşı ile sürdürdüğünüz seriden neden vazgeçtiniz?
- Cem Yılmaz'ın popülerliğine ihtiyaç duyduysanız eğer, başka bir model neden düşünmediniz?
Borusan yetkililerine yönelttiğim bu yazıdaki üslubum belki sert gelebilir ama, kimse de kusura bakmasın; zoraki kibarlık da riyakarlık olurdu. Henüz bir yanıt gelmedi ama umarım bu yazımı anlayabilecek, eleştirilerimi olgunlukla karşılayabilecek sağduyu sahibi yöneticiler vardır… Aksi halde hayal kırıklığı yaşayacağım…
Binbir emekle yaratıldığına inandığım böylesi örnek bir sanat yatırımına, Borusan’dan fazla sahip çıkmış gibi görünmem, "kraldan çok kralcı" gibi mi algılandı acaba?
Eğer toplumsal gelişim adına bişeyler vücuda getirip ortaya koyuyor, insanların istifadesine sunuyorsanız, artık bu sizin tasarrufunuzdan çıkmıştır, demektir. Bundan istifade eden insanların, toplumun malı olmuştur. Bu da idrak edilmesi gereken önemli bir olgudur.
Bana göre Cem Yılmaz, “sosyal çölleşme”nin simgesidir. Türkçe’deki karşılığı “eğlence” kavramının ötesinde bir anlam ifade eden “Entertainment” endüstrisinin basit ve çabuk tüketilen ve çokça pazarlanan kolay ürünlerinden biridir, hiçbir yararı olmadığı halde düşünülmeden yenen gofret gibidir.
Kuşkusuz ki, böylesi keskin düşüncelere sahip ve eleştirilerini yöneltmekten sakınmayan şahsım gibiler, ne yazık ki bu toplumda çok değiller. Bu nedenle, pazardaki çoğunluğun niceliksel cazibesi, niteliksel azınlığın yanında daha çok iş yapar mantığı, belki bugün için geçer akçe olabilir. Borusan örneğinde görülen popülist yaklaşımı belki bir nebze anlayışla karşılayabilirim ama bu, kabullendiğim anlamına gelmez, tabii ki…
Eğer itibar’ı 1.000.000 gibi sayısal bir değer kabul edersek, her bir sıfırı da şirketin sermaye gücü, kredi gücü, üretim gücü, pazar gücü, rekabet gücü, insan kaynağı gücü kabul ettiğimizi düşünelim “1”i kaybettiğinizde sıfırların hiçbir değeri kalır mı?.
Bizim toplumumuza, bireylere örnek olacak 100 yıllık kurumlar maalesef yok. Bu nedenle varlığını ve gücünü içinde yer aldığı toplumdan alan özel sektör şirketlerinin, onların vücuda getirdiği kuruluşların, toplum için örmek kurumlar olmasını fevkalade önemsiyorum, tüketicisi veya müşterisi olmasam da...
Şirketler de kişiler gibi ummadığı bir duruma ulaşabilir, varlıklı ve başarılı olabilir. Bu duruma ulaşanlar çok şımarmamalı, sağında solunda bulunanları küçük görmemeli, bu durumun sürüp gideceğini düşünmemelidir. Yarın elinde olanı, bulunduğu konumu kaybedeceğini ve kötü duruma düşeceğini de hesaba katmalıdır. Bu nedenle daima, ne oldum değil, ne olacağım demeli, düşünmeli…
İtibar kazanmak yıllar sürer, kaybedilmesi ise 1 an’lıktır…
Umarım, Borusan yetkilileri lütfedip yazımı okurlarsa, bu eleştirimi, umarım bir armağan olarak kabul ederler… Keza, “itibar”a yatırım yapmayı düşünen şirket ve kurumlar da…
Yavuz Can Yazıcı