Düzenden düzensizliğe, bozulma neden hızla artıyor?

Düzenden düzensizliğe, bozulma neden hızla artıyor?

Küreselleşmesine rağmen dünyada eskiye oranla daha sık krizler, terör ve savaş olayları, doğal felaketler meydana geliyor. Bunlara ilave olarak kendi içinde hiç bitmeyen olaylarla Ürkiye bir türlü normalleşemiyor.

Peki neden?

Çevremdeki insanların çoğundan duyduğum “Nedir bu olup bitenler? Bu sorunların üstesinden nasıl geleceğiz? Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” gibi sorular artmaya başladığında “aslında kitaplarda her şey yazıyor, zaman ayırıp okumanız lazım” ya da “olup biten bu olayların nedenleri aslında doğa yasaları ile açıklanabilir, odaklanırsanız bir süre mutlaka anlayacaksınız” şeklinde yanıtlar veriyor, “Entropi Yasası’ndan bahsediyordum.

Seyrek de olsa Entropi YasasıSosyal Entropi konularında kısa yazılar da paylaştım ama görünen o ki, çok da anlaşılmadı ya da bu konuyu yeterince kişiye ulaştıramadım.

Yaşadığımız küresel ve toplumsal anormalliklere dair derli toplu, akla uygun bir açıklama yapmak istedimse de kimsenin uzun yazıları okumaya sabrı olmadığını gördüğümden böyle bir çaba göstermekten kendimi sürekli alıkoydum.

Geçtiğimiz günlerden birinde katıldığım bir “beyin fırtınası” çalışması sırasında bir meslektaşımdan yine benzer bir soru gelince arşivimdeki incelemelerden oldukça özet ve anlaşılabilir bir derleme hazırlamayı göze aldım ve ortaya bu yazı çıktı.

Bu yazı, tanık olduğumuz, etkilendiğimiz, hatta çevremdeki çoğu kişiyi yatıştırıcı ilaçlar almaya kadar vardıran olaylara bir açıklama getirmek için sıkça bahsettiğim Entropi Yasası’nı etraflıca anlatıyor ama beklentileri ne karşılar, bilemiyorum. Zira eski Hollywood filmlerinde gördüğümüz ve alışkanlık yapan  “mutlu bir son” ile bitmediğini hemen belirtmekte yarar var.

Belki bir teşhis, hatta tedavi önerilerinden de bahsediyor ama “ah ah, vah vah” ile kafayı yemekte olan insanların bu pasif serzeniş halinden çıkması için önce bilgi sahibi olmasında, sonra aktif bir tutum içerisine girmesi bakımından bu yazı belki bir yarar sağlayabilir, kanısındayım.

Yavuz Can Yazıcı

PR Aktif İletişim Danışmanlığı / Başkan

TOPLUMSAL OLAYLARIN ARDINDA ENTROPİ YASASI İŞLER

İnsanlığın içinde bulunduğu durumu anlayıp açıklayabilmek yine insanların işidir. Bu her dönemde böyleyken, farklı duruşları ve konumlarından kaynaklı olarak insanların ortak bir açıklaması olamamıştır. Çünkü, insanlık tarihinde yapıp edilenler de herkesin aynı derece de rolü ve sorumluluğu bulunmamaktadır. İnsanlık tarihini yönlendirenler, hep var olagelmiştir.

Alvin Toffler’ın bildirdiği gibi, tarihteki tüm değişimler, savaşlar ve ilerlemeler, başarılar ve trajediler, sıradan kişiler de dahil kararları alan, tercihte bulunan insanlar tarafından yapılmaktadır.

İnsanlık tarihine ilişkin karar verici güç odakları yüzünden insanlığın iyiye mi, kötüye mi doğru gittiği üzerindeki tartışmalar süregelmektedir. Hiç kuşkusuz ki, dünyanın olumsuz bir duruma ve kötüye doğru gittiği, çok açık. Özellikle, dünyanın Batı ile kötüye yöneldiği, bir gerçeklik. En sorunlu çağlardan birini yaşıyoruz.

İnsanlık, büyük tehdit altında mı gerçekten?

Normal zamanlarda bile, en azından birkaç düşünür ya da bilgin, belirli bir toplumun nereden gelip nereye gittiği, nasılı ve niçini, insanın kaderi üstünden kafa yorar.

Ciddî bunalım anlarında ise, bu sorunlar birdenbire, teorik olduğu kadar pratik ve düşünürler için olduğu kadar sıradan halk için de olağanüstü bir önem kazanır. Nüfusun çok büyük bir bölümü, bunalımın kendilerini köklerinden söktüğünü, yıktığını, yaraladığını ve yok ettiğini görürler. İnsanların olağan yaşayış çizgisi bütünüyle altüst olur; alıştıkları uyarlanımlar bozulur; koca koca insan grupları yerinden edilmiş ve uyarlanımları kalmamış olarak suyun üstünde yüzen bir eşya yığınına dönerler.

Sokaktaki sıradan adam bile, şu soruları sormaktan kendini alamaz:

  • Bütün bunlar neden oldu?
  • Bütün bunların anlamı nedir?
  • Sorumlusu kimdir?
  • Nedenleri nelerdir?
  • Bir çıkış yolu var mıdır?
  • Buradan nereye gidiyoruz?
  • Benim, ailemin, dostlarımın, memleketimin, başlarına neler gelecek?


Ciddi bir bunalımda bu sorular, toplumdaki düşünürleri, önderleri ve bilginleri daha da yoğun olarak sıkıştırır. Birçokları toplumsal, kültürel boyutta çanlar çalmaya, siren sesleri duyulmaya başlamadan, onlara pek dikkat etmezler. Ama bir kez, anormalliklerle dolu ortamların yarattığı yaşamsal zorluklar dayanılmaz olunca, bunalımın nasılı ve niçini ve geçiş durumunun yattığı bütün sorunların üstünde tek tek durmaya başlarlar.

Böylesi bunalım zamanlarında insan, toplum ve insanlığın nasılı ve niçini, nereden geliyoruzu ve nereye gidiyoruzu üstünde düşünmenin ve incelemenin artması beklenebilir.

Toplumsal bunalımlar yeni yeni toplumsal düşüncelerin doğup gelişmesine ve yayılmasına yol açarlar. İşler yolunda giderken ortaya pek çıkmayan yeni toplumsal düşünceler, yeni buluşlar, hareketler, köklü değişmeler ve/veya devrimler nedeniyle toplumsal koşullarda ani ve çok hızlı değişmeler ortaya çıktığında bunalımlar ve huzursuzluklar kendini gösterir. Toplumsal problemler arttığında hoşnutsuzluklar da artar.

Yaşanan değişimler normal mi, yoksa her şey kötüye mi gidiyor?

Bu gelişmeler yeniden düzenleme, sorunları çözme, düzeni ve dengeyi yeniden kurma yolunda düşünmelere yol açar. Böylece yeni dünya görüşleri, toplumsal öğretiler, ideolojiler, bilimsel ve felsefi kuramların geliştirilmeleri söz konusu olur. Bilim ve düşünce adamlarının bu konuda ürettikleri daha sistemlidir.

Görüldüğü üzere, toplumsal düşünce kısmen toplumsal koşulların doğasından kaynaklanır. Kısmen diyoruz, çünkü bu yazının da ana konusunu oluşturan ve fiziğe ait bir alan olan aynı zamanda fizik evrene ilişkin düşünce dizgelerinin de toplumsal düşünce üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Sözgelimi, termodinamiğin yasaları ile toplumsal düşünce dizgeleri arasında ciddi bir etkileşim ilişkisi bulunmaktadır.

İşte bu yazı, termodinamiğin ikinci yasası olarak bilinen “entropi”nin sosyal yönü ile ilgilidir. Sosyal entropi, “toplumsal kaynakların yararlı bir işe dönüştürülmesi sürecinde ortaya çıkan kayıplardır”. Böylelikle en fazla enerji bu zamanlarda harcanır ama en az yaşama düzeyi ortaya çıkar.

Bu yasanın özü, her şeyin sonlu olduğu, kendi sonunu hazırladığı ve zamanla tükendiği anlayışıdır. Bu anlayış tarihin başından bu yana bilinmektedir.

Buna karşın, modern dünya görüşünün öncülerinden biri olan Jacques Turgot, tarihin döngüsel bir çevrim ve sürekli bir bozulma süreci içinde olduğu görüşlerine karşı çıkmıştır.  Ona göre, tarih düz bir çizgi üstünde yükselen bir ilerleme sürecinde birikimli bir gelişme göstermektedir. İnsanlık daha rahat, bolluk içinde yaşayacağı daha mutlu bir geleceğe doğru yönelmiş bulunmaktadır. Sürekli devinim ve değişiklik iyidir ve giderek artan gelişmeler getirecektir. Bazı aksamalar, dalgalanmalar ve düzensizlikler olmasına karşın; hayatın gelişimi mükemmelleşmeye doğrudur.

Tarihin döngüsel veya düz bir çizgi sürecinde değiştiğini varsayan anlayışlarla birlikte bugün, onun değiştiğini ancak bunun hep daha kötüye doğru gittiğini bildirenler de dikkate alınmak durumundadır. Bu süreç, “Entropi “ kavramı ile açıklanmaktadır.

Gerçekten, Entropi Yasası’nın temel ilkeleri bunu ele vermektedir:

  1. Doğada her şey yalnızca kullanılabilirden kullanılamayana dönüştürülebilir.
  2. Tarihsel gidiş düzenden düzensizliğe, varlıktan tükenişe, yaşamdan ölüme doğrudur.
  3. Her olayda entropi az veya çok hızla artar.
  4. Yeni çözümler, yeni sorunlar üretir; böylece, sorunlar birikimli olarak artar.

Dünyada düzensizlik artıyor mu?

Entropi Yasası bizlere elde edilebilir enerjinin her kullanımında, bizi kuşatan çevrede bir yerde daha büyük bir düzensizliğe neden olunduğunu söylemektedir. Günümüz sanayi toplumunda, büyük enerji akışımı içinde yaşadığımız dünyada çok büyük düzensizliklere sebebiyet vermektedir. Enerji akışı yolunu ve dönüştürme sürecini daha çabuk tüketir ve düzensizliği artırırız.

Bu temel varsayımlara teknoloji sayesinde dünyanın geldiği noktayı göstererek karşı çıkılabilir. Çünkü, teknolojinin yaygın ve yoğun bir biçimde toplumsal yaşam alanında yarattığı etkiler bizi cesaretlendirebilir. Ancak, tıpkı yangına körükle gider gibi, sorunlara yeni ve daha karmaşık teknolojik çözümler tatbik ettiğimizde, dünya giderek düzenini yitirmektedir.

Dönüştürücüleri arttırdıkça, elde edilebilir enerji daha çabuk kullanılır ve neticede daha hızlı enerji sarfı ve düzensizlik görülür. Sorunlar, çözümlerden daha hızlı ürerler.

Toplumsal kurumların gelişimi de entropi sürecine tabidir

Belirli bir kültür veya uygarlığın gelişmesinin aşamalarında karşılaşılan her bunalım, denetimin merkezileştirilmesini artırarak ilerler. Ekonomik ve siyasal etkinliklerin birleştirilmesi ve böylece merkezileştirilmesi olanaksızlaşmaya yönelince, kültür veya uygarlık da çözülmeye/çökmeye başlar. Her yeni bunalım yeni bazı yasaların ve denetimin getirilip artırılmasına yol açar. Otorite giderek daha az sayıda kümelerin eline geçer. Gücün böyle az sayıda insanın elinde toplanması, sorunların çözümüne çok az katkıda bulunabilir.

Ücretler ve alım gücümüz daha da azalacak, işsizlik daha da artacak mı?

Bugün, dünyanın birçok yerinde yaşanılan ve ekonomik bir olgu olan enflasyon, doğrudan yenilenemeyen enerji temelinin tükenişine bağlanabilir.

Enerjinin elde edilme sürecinde masraflar arttıkça, maliyetler de artar. Bu hem üretici hem de tüketicinin daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya olmasını beraberinde getirir. Sonuçta, daha az gerçek ücret ve daha az alım gücü ile sorunlar giderek artan biçimde yaşanır. O halde, enflasyon da Entropi ile birlikte artar. Enerji çevresi tükenme noktasına yaklaştıkça enflasyon da giderek hızlanır.

Bunun sebebi basittir: Geride kalmış olan enerjiyi çıkarmak ve işlemek için, daha pahalı kompleks teknolojiye ödenmek üzere, daha fazla para ve enerji akışımı yönlendirilmesinin sebebiyet verdiği tüm düzensizliğin kontrolü veya idare edilmesine de daha fazla para gerekir. Çünkü, birim başına enerji üretiminin maliyeti artar. Zaten enflasyon, nihai olarak çevrenin entropi halinin bir ölçeğidir.

Siyasal, toplumsal ve ekonomik bir olgu olan işsizlik de entropiye bağlı bir durumdur. İşsizlik de entropi sürecinin diğer bir yüzüdür. Enerji daha fazla tüketildikçe daha fazla insan işsiz kalır ya da daha düşük ücretle çalışır.

Hükümetler sağlık, yoksulluk, işsizlik ve suç denetimi gibi sorunların çözümünde işlevlerini artırdıkça, kamu bürokrasilerinin artan maliyetini sürdürebilmek için, daha çok paranın vergi biçiminde alınmasını zorunlu duruma getirir. Bunun bir sonucu olarak, vergi yükleri ağırlaşır ve enerji  akışında insanların tüketimine ayrılan pay azalır. Böylece, enerji akışının insanlardan çekilip hükümet ve ekonomi bürokrasilerine yönlendirilmesi ilerledikçe, düzensizlikler artmaya başlar, tüm toplumsal mekanizma bir entropi sınırında parçalanana kadar hızlanarak artar.

Bilinen ekonomik kuramlar artık günümüzün ekonomik bunalımlarına bir çözüm getirememektedir. Çünkü bunlar, ekonomik çevrenin tükenmez olduğu ve yalnızca dönüştürülebileceği üzerine kuruludur. 

Toplumsal olaylar da termodinamiğin birinci yasasına bağlıdır; er ya da geç bozulma mutlaktır…

Birinci yasa: tüm madde ve enerjinin sabit olduğunu, ne yaratılabileceğini ne de yok edilebileceğini, sadece dönüştürülebileceğini söyler. Bu, modern ekonomik kuramların ekonomik etkinliği baş aşağı ederek yanlış yorumladıklarını gösterir.

Oysa, dönüştürmenin yalnızca tek bir doğrultuda, elde edilebilenden elde edilemeyene, kullanılabilirden kullanılamayana doğru olabileceğini bildiren entropi yasası için, “sosyalist veya kapitalist” ekonomik analizlere yer yoktur.

Öte yandan ikinci yasa, tüm ekonomik etkinliğin en üstün belirleyici ilkesidir. Bu mutlak doğruluk taşır ve tüm ekonomik etkinliği bu gerçeğin etrafında yeniden yönlendirme zorunluluğunun farkına varamamak, gezegenimiz için ekonomik ve ekolojik felakete giden yolu kısaltır.

Benzer sorunlar eğitim için de geçerlidir. Çok eskiden beri bilim adamları eğitimin ve özellikle öğrenimin negatif entropi sağlayarak düzeni artıracağı görüşünü taşırken, bugün bu görüş yadsınmaktadır.

Özellikle, II. Dünya Savaşı’ndan sonra, “sibernetik ve modern bilgi teorisi”nin girmesiyle bilim adamları bilgi toplama ve saklamanın enerji sarfı ve böylece ödenmesi gereken bir entropi bedeli gerektirdiğinin farkına vardılar. İnsan aklının bile bilgi toplama ve depolanmasında entropi sürecine tabi olduğunu ileri sürdüler.

Aklın payı arttıkça düzensizlik eğilimi de artar

Gerçekten, insanın içinde yaşadığı ortam karmaşıklaştıkça, yaşamak için, güdülerini kullanma oranı azalır ve aklını kullanma zorunluluğu artar. Adams’a göre, aklın kullanımı giderek artan ve karmaşıklaşan süreçleri ve işlemleri güdülerden çok daha fazla gerektirdiğinden, aklın kullanımında harcanan enerji, güdünün kullanımından daha fazladır.

Toplumsal ortam karmaşıklaştıkça, aklını kullanım zorunluluğu artar ve öte yandan, aklın kullanım oranıyla düzenin artış eğilimi ters ilişkilidir: İlişkilerin oluşturulup yerleştirilmesinde ve işlerin çözüm ve yürütümünde aklın payı arttıkça, düzensizlik eğilimi de artar.  Sanki, insanlığın aklını kullanma oranı ile içinde yaşadığı dünyanın sorunlarına yönelme oranı arasında ters bir ilişki görülüyor.

Aşırı bilgi yükü de insanı aptallaştırır, entropiyi tetikler

Bilgi edinme ve depolama kapasitelerimiz sınırlı olduğu için aşırı bilgi yüklenilmesi çeşitli bozuklulara yol açabilir.

Tedirginliğin artması, uzun yazıları okuyamamak, bilgi edinmeye karşı isteksizlik, yorgunluk ve bıkkınlık belirtileri görülebilir. Hatta, bu sıkıntılar şizofreniye kadar uzanabilir. Kaldı ki, edinilen bilgilerin büyük çoğunluğu da tümüyle kullanılmaz. Aşırı bilgi yükü insanı aptallaştırır. Bu konuda bilgisayar bir çözüm gibi görünebilir. Ancak, bilgisayarlaşmış bir toplumun giderek karmaşıklaşıp daha kolay alt üst olacağı da bilinmelidir. Bilgisayara bağlanmış bir çok sistemin en küçük yanlış ya da arızada bütün sistemi işlemez hale getirdiği çoğu defa yaşanmıştır.

Newton’cu dünya görüşünün belki de en çok etkin olduğu tıp için de entropiden söz edilebilir. Merkezileştirme, uzmanlaşmanın daha da artması ve hassas donanım, daha fazla enerji sarfiyatına yol açmaktadır.

Tıp için daha fazla enerji harcandıkça, karşılığında gelen düzensizlikler de artar.Doktorların bu konu üzerinde konuşmaktan pek hoşlanmayacak olmalarına rağmen acı gerçek, tıp sanayinin, entropi yasasından, diğer herhangi bir etkinlikten daha bağışık olmadığıdır. 

Sosyal iattojenez; yani bir sorunla uğraşmak bir başka sorunu doğurur

Bugün, insanların önemli bir bölümü kendiliğinden herhangi bir biçimde iyileşebilecek durumdayken dahi hastanelere gitmekte, gitme nedeninden daha büyük sorunlara yol açtığı bilinebilecek ilaçlara ve ameliyatlara konu olmaktadır. Sözgelimi soğuk algınlığı için halk arasında da yaygın bir deyim kullanılır: İlaç alırsan bir haftada, almazsan ancak yedi günde iyileşirsin. Kaldı ki, hastaneye gidenlerin iatrogenic hastalıklara* hekimler, hastaneler, ilaçlar veya hastalığın tedavisinde kullanılan makinelerin yol açtığı ikincil hastalıkların konu oldukları da bilinmektedir.

Tıp, yalnızca bireylere doğrudan saldırısıyla değil, toplumsal örgütlenmesinin çevrenin tamamı üzerindeki etkisiyle de sağlığın altını oymaktadır. Tıbbın birey sağlığına verdiği zararın sosyo-politik bir iletişim biçimiyle meydana gelmesi dolayısıyla burada “sosyal iatrojenez”den bahsetmek mümkün. Bu terim, sağlık hizmetinin aldığı kurumsal biçimlerin cazip, olanaklı ve gerekli kıldığı sosyoekonomik dönüşümler nedeniyle sağlıkta ortaya çıkan her türlü bozulmayı belirtmektedir.

Sosyal iatrojenez, pek çok biçimleri içeren bir etiyoloji (nedensellik bilimi) kategorisidir. Bu terim, tıp bürokrasisinin stresi çoğaltarak, kişiyi aciz duruma düşüren bağımlılığı arttırarak, yeni ızdıraplı gereksinimler yaratarak, rahatsızlık ya da ağrıya karşı tolerans eşiğini düşürerek, herhangi bir dertle karşılaşan insanların başka birine sığınma aralığını daraltarak ve hatta kendi kendini iyileştirme hakkını ortadan kaldırarak yarattığı sağlıksız durumları kapsar.

Sağlık hizmeti standart bir mala, bir ürüne dönüşmüşse; tüm acılar ‘hastanelik’olmuş ve evler doğum, hastalık ve ölümün konukluğunu istemez hale gelmişse; insanların kendi bedenlerini anlayabilecekleri dil bürokratik bir fan-fin-fona dönüşmüşse; hasta rolü dışındaki acı, yas ve iyileşme bir tür sapkınlık olarak etiketlendiliriliyorsa, sosyal iatrojenez faaliyette demektir.

iatrogenic hastalık *; primer bir hastalığın tedavisi sırasında ortaya çıkan ve bu tedaviye bağlı olarak gelişen sekonder bir rahatsızlık durumu demektir…

Zorunlu kentleşme sürdükçe entropi yasası hızlanır ve kıtlık daha da artar

Düz bir çizgi halinde, sürekli gelişme göstererek “tarihin sonu”na ulaşıldığı fikri ironik bir biçimde gerçek olabilir. Ama bu son Amerika’nın geldiği aşama değil, gerçek sona en yakın Amerika’nın ulaşabileceği nokta gibi görünüyor.

Gerçekten, Üçüncü Dünya ülkelerinden birinde Batı biçimi gelişme süreci başladığında, bu ülkenin halkı daha öncekinden daha fazla yoksullaşır: “Ani az gelişmişlik” görülür. Emek yoğun ekonominin yerine, teknoloji (sermaye) yoğun üretimin geçmesi ve böylece işsizliğin artması bunun en belirgin nedenidir. Özellikle tarımın makineleşmesiyle birlikte, boşta kalan tarım emekçileri kentlere iş bulmak için yönelirler.

Zorunlu kentleşme sürdükçe kıtlık daha da artar. Gelişmiş ülkelerin tarım biçimini izlemek de sorunu çözmez, tersine, zorlaştırır. Güçlükler ve düzensizlikler giderek artıp çoğalır.

Kısaca, ekonomik, politik ve teknolojik problemlerimizin çözümünde iflas eden Kartezyen paradigma yıkılmaya yüz tutmuştur.

Başka bir çok gelişme yöntemi aranıp bulunabilecekken Üçüncü Dünya liderleri, ülkelerine  ABD’deki gibi servet ve teknik getirebileceklerini, fakat geleneksel kültürlerini yok edici modern teknolojik değerleri getirmeyeceklerini sanmaya safça devam ediyorlar.

Özellikle sanayileşmiş ülkelerin, kendi ülkelerine sermaye transfer etmeleri ve yatırım yapmalarını teşvik eden veya yardımcı olacağını bildiren bir Üçüncü Dünya Lideri olsa olsa aptal olabilir.

Görüldüğü üzere, termodinamiğin birinci yasasına bağlı modern dünya görüşüne dayalı anlayış, insanlık için bir çözüm olmaktan uzaktır. Bunun yerine evreni yeni baştan anlayıp açıklayabilecek görüşlere gereksinim duyulmaktadır.

Kuşkusuz bu görüşler de entropi sürecini dikkate almak durumundadır.

Üçüncü Dünya ülkelerinin, sanayileşmiş Batı’da kullanılanlardan başka gelişme yöntemleri aramak zorunda oldukları açıktır. Bu ülkeler, yüksek enerji akışlı, merkezileştirilmiş teknolojiden” daha çok, “orta teknoloji kullanarak emeğe dayandırılan” bir yol seçmelidirler.

Başka nedenlerden ötürü ulus-devletin çözüldüğünü iddia eden bir çok kimseye rağmen ulus-devlet biçimindeki örgütlenme sosyal entropiyi en aza indirebilecek bir çözümolarak görülebilir. Bununla birlikte, Üçüncü Dünya Ülkeleri kalkınmalarının temellerini tarıma dayandırmak zorundadır.

Entropi sürecini yavaşlatmanın yolu enerjinin adil, eşit dağılımını gerektirir 

Entropi sürecini, doğadaki entropi sürecine bir adım daha yakın ayarlamak için yavaşlatmak, enerji akışımının azaltılması ve daha küçük miktarlarda enerjinin toplum üyeleri arasında daha eşit dağıtımını gerektirir.

Bunların ikisi birden yapılmadıkça, yeni bir enerji çevresine geçiş sürecinde toplum düzeninin eksiksiz sürmesi zorlaşır.

İnsanlık son üç yüzyıl boyunca, mekanistik bir evren görüşüne sahip oldu. Ancak bu görüş oldukça önemli bir kriz aşamasına geldi. Sürekli ilerleme, kâr etme düşü, Entropi Yasası’nın keşfiyle kabusa dönüşür oldu.

Bu haliyle dünya, yaşanabilir olmaktan hızla çıkıyor

Düzen ve ilerleme üretmek için dünyaya her müdahale edişimizde, başka bir yerde düzensizlik ve bozulma meydana geliyor.

Sonuç olarak, Entropi Yasası bize mevcut tüm enerji miktarının bir bütün olarak evrende azaldığını bildiriyor. Yani, dünyadaki düzensizlikler her yerde artıyor ve dünya daha olumsuz koşullara doğru sürükleniyor.

Artık ah vah ile ömür geçiyor

Dünya, artık yaşanılır bir alan olmaktan çıkıyor. Her şey kötüye doğru gidiyor. İnsanlar da “ah ile vah” ile ömrünü geçiriyor, bundan kurtulmak için yapılanlar da “ah ah” veya “vah vah” diye sonuçlanıyor.

Entropi Yasası, bozulan ve gittikçe yok olan dünyanın durumuna işaret eden bir görüş olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda entropi, sosyologlar, ekonomistler, siyasetçiler ve dünyanın vaktinin tükendiğine henüz ikna olmamış herkes için hayati bir anlam taşımaktadır. 

Derleyen; Prof. Dr. Mustafa Gündüz / İnönü Üniversitesi

Düşün Kaynakları: Rifkin, Howard, Adams, Bailey, Weber, Kongar, Eflatun,Toffler, Sorokin, Taslaman, Hobbs, Hendersen, Comte, Durkheim, Frautschi, Fukuyama, Giddens, Guillen,

Bir Cevap Yazın

how can we help you?

Contact us at the Consulting WP office nearest to you or submit a business inquiry online.

see our gallery

BİRİNCİ SINIF BİR İŞ PLANI DANIŞMANLIĞINA İHTİYACINIZ VAR MI?