Adalet, aslında bir iletişim hakkıdır…

Adalet, aslında bir iletişim hakkıdır…

Yine yönetim sistemi, adalet, referandum tartışmalarının alevlendiği, kimilerinin kafalarının karıştığı bir dönem yaşıyoruz. Oysa tartışmaların özünde değinilmeyen temel özne, insanların bir arada, ahenkle yaşaması için gerekli olan ana kavram iletişimdir.

Unutulan şu ki, hayatın özü insandır, candır, canlılardır. Küçük bir grubu, azınlığı, hatta bir kişiyi, bir canlıyı bile yok sayarak, görmezden gelerek, hiç yerine koyarak haklar, kurallar yani hukuk ve adalet sistemi kurulamaz, çünkü böyle bir yaklaşımla kapsama alanı geniş bir iletişim iklimi oluşturulamaz. Bu yaklaşım iş hayatı dahil, sosyal ve toplumsal hayatın her alanı için de geçerli rasyonel bir anlayıştır.

Bir kişinin mutsuzluğu üzerine herkesi kapsayan dengeli, adil ve iletişime açık bir yönetim sistemi kurulamaz. Bu tıpkı bir işletmenin sağlıklı yönetilmesi için gerekli olan içeriğinde insan aklının ürünü olan yüksek teknoloji ürünü iş yazılımı gibidir. Bir kalem hammadde sisteme girilmezse sistem doğru sonuçları göstermez.

Nesnelerin İnternet’inden, iletişiminden bahsettiğimiz bir yüzyılda, insanların iletişiminde halen eksiklikler, sorunlar yaşıyorsak biçimsel olarak belki bir süre varlığımızı sürdürebiliriz ama içeriğinde insan olmayan bir sistem, sık sık arıza verir, bu haliyle de uzun ömürlü olamaz.

Konuyu şimdi Zülfü Livaneli’den alıntı yaparak biraz renklendirelim;

Napolyon sürgüne gönderildiği adada, Paris’ten haber almaya pek meraklıymış. Sık sık eski adamlarıyla buluşur, Paris’teki yönetim Hakkı’nda sorular sorarmış:

-Maliye nasıl gidiyor?
-Kötü!
-Peki savunma?
-İyi değil!
-Adalet?
-Fena değil. En iyi işleyen kurum o!

Bu cevaplar üzerine Napolyon susarmış. Uzun bir süre Paris’ten gelen ziyaretçilerle konuşmalar böyle devam etmiş ama bir gün, gelenler adaletin de bozulmaya başladığını söylemişler:
-Üzgünüz ama yargı elden gidiyor! , demişler.

Bunun üzerine Napolyon:
-Çizmelerimi getirin! Kurumlar bozulup,sonra zamanla düzelebilir ama adalet her şeyin temelidir. O bozuldu mu işler vahim demektir.

***

Söylenti midir değil midir, bilemem ama hukukçular Napolyon’la ilgili bu hikayeyi çok sever, sık sık anlatırlar. Ne var ki anektodun anlatmak istediği şey çok doğru:

Adalet, insan toplumlarının bir arada yaşayabilmesi için hava kadar,su kadar gerekli. Adaletsiz yaşam olmuyor. Ama gelin görün ki insanlar, her devirde adaleti eğip bükmeye pek meraklı. Hele bizim gibi büyük sarsıntı geçiren ve değerler sistemini yitiren toplumlarda bu istek daha da belirginleşiyor.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de zaman zaman, siyasetle hukuk alanları karşı karşıya geliyor. O zaman herkesin kafasındaki formül hazır:

Hukuku değiştirip,siyasete uyarlayalım,olsun bitsin. Çünkü hukuk kural demek, siyaset ise fiili durum. Uygarlık tarihini bilmeyen ve uzun vadeli, analitik düşünme yeteneğine sahip olmayan birçok insana,kuralları fiili duruma göre değiştirmek cazip geliyor. Bunun acı örneklerini yaşayıp duruyoruz.

Türkiye her dönemde enerjisini buna harcıyor:

İktidarı hukuka uygun hale getirmek yerine hukuku eğip bükerek iktidarın emrine veriyor. Oysa adalet gecikmeden,tarafsız ve vicdanlara uygun bir biçimde işlese; sorunları zamanında çözüme bağlasaydı bu çelişkiler doğmazdı. Yaşadığımız sıkıntının temel nedeni, yargı organlarını bile birbirine düşüren bu hukuki kargaşadır.

***

Demokrasinin üçlü sacayağı üzerinde durması gerektiğini biliyoruz. Montesquieubunu en açık biçimiyle anlatmıştı.

Yasama, yürütme ve yargı birbirini denetlemeli,böylece denetimsiz mutlak iktidar olasılığı önlenmeli.

George Washington bunu ” politikacıları anayasanın çarmıhına germek ” olarak ifade etmişti.

Bizde yıllardan beri, yürütme erki ( yani hükümet ) , yasamayı ( yani meclisi ) kendi emri altında tutar. İstediği her şey yasalaşır. Yargıyı da baskı altına almaya çalışır.

Ama bugün yaşadığımız durumda, erkler ayrılığı söz konusu olmadığı gibi, yürütme gücünün emrine verilmiş bir yasama ve yargı da ortadan kalktı. Çünkü hükümet de emir kulu haline geldi.

Mevcut durum Anayasaya uygun olmadığı için de fiili bir durum yaratıldı.
Şu anda ne deveyiz ne kuş.

***

Yazıya madem bir anektodla başladık, yine öyle bitirelim.

“Deli” lakaplı padişah İbrahim’e Afrika’dan hediye olarak bir zürafa gönderilmiş. Daha önce hiç böyle bir yaratık görmemiş olan saray halkı, Topkapı Sarayı’nın bahçesinde Kocaman hayvanı şaşkınlıkla izlerken, padişah bir mabeyinciye;
-Bin şunun sırtına! , emrini vermiş.

Mabeyincinin beni benzi atmış ama padişah emrine karşı gelinemeyeceği için ister istemez birilerinin yardımıyla zürafanın sırtına binmiş. Bu sırada ürken zürafa saray bahçesinde koşmaya başlamış.

Çılgına dönmüş olan mabeyinci ise haykırıyormuş;
-Padişahım, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!

***

Bu gerçek hikayenin günümüzle ne ilgisi olduğunu anlamayan varsa, bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen (!) ”

 

Yavuz Can Yazıcı

PR Aktif İletişim Danışmanlığı / Başkan

 

Kaynak: Zülfü Livaneli / Hukuk ve Siyaset, Bavul Dergisi – Ekim 2016

Bir Cevap Yazın

how can we help you?

Contact us at the Consulting WP office nearest to you or submit a business inquiry online.

see our gallery

BİRİNCİ SINIF BİR İŞ PLANI DANIŞMANLIĞINA İHTİYACINIZ VAR MI?